21 Kasım 2009 Cumartesi

Bir Salkım Üzüm ve Geldiğimiz Nokta!

BIR SALKIM ÜZÜM

Avrupa Hıristiyanları, Papa’nın kışkırtması ile bir araya gelip Osmanlı topraklarına saldırmaya teşebbüs edince, yeryüzünün sultâni Kanunî Sultan Süleyman Han, ordusu ile sefere çıktı. Târihlere san veren ordu ağır ağır ilerliyor, hedefine bir an önce ulaşmak için gayret sarf ediyordu. Havalar da iyice ısınmıştı. Bir Hıristiyan beldesinden geçerken, yolun dar olması sebebiyle, askerlerden kimisi üzüm bağlarından yürümek mecburiyetinde kaldı. Olgunlaşan üzümler susuzluktan dudağı çatlamış askerlere; "Al beni, ye beni" dercesine duruyordu. Askerlerden biri dayanamayıp, sahibinin haberi olmadan bir salkım üzüm kopardı. Yerine de bir keseye koyduğu parayı bağladı. Üzümü de yedi. Çok geçmeden mola verildi. Ordunun arkasından, kanter içinde Hıristiyan bir köylünün geldiği görüldü. Köylüyü komutana götürdüler. Çok heyecanlı olan köylü, komutanın eline mi, ayağına mı kapanacağını bilemedi. Bir asker, kendi bağından kopardığı üzümün yerine para bırakmıştı. Bağında başka bir zarar yoktu. Böyle bir askere ve komutanına, elbette teşekkür etmeliydi. Ama komutan bu habere hiç sevinmedi. Bir askerinin başkasının malini izinsiz almasını bir türlü kabul edemiyordu. Tellâllar çağırtılıp, o asker bulundu. Bu arada Sultan da hâdiseyi öğrenmişti. Hemen o askerin ordudan atılmasını emretti ve "Kursağında haram lokma bulunan bir askerin bulunduğu ordu ile zafer ve nusret müyesser olmaz" demekten kendini alamadı. Hıristiyan köylü, üzümü alan askeri taltif ettirmek için geldiğini, hâlbuki isin tersine döndüğünü arz edince, komutan; "Eğer o asker parayı bağlamamış olsaydı, bu ordunun adi zâlimler ordusu olurdu. İşte o zaman, kellesi de giderdi. Parayı asmaya bağlamakla kellesini kurtardı. Ama sahibinden izinsiz mal almakla da, seferden men cezasına çarptırıldı" dedi ve kahraman ordu yoluna devam etti.

Orduya Belgrat yakınlarında bir yerde konaklama emri verildi. Askerler, çevredeki su ve çeşmelerden istifâde edip, abdest tazelemeye, susuzluklarını gidermeye çalışıyorlardı. Çeşmelerden birinin yakınlarında bir manastır vardı. Manastırın rahibi, Osmanlı askerinin durumunu öğrenip, haçlı askerlerini haberdâr etmek için, manastırdaki rahibelerden birkaçını süsleyip, ellerine verdiği testilerle çeşmeye gönderdi. Rahibelerin geldiğini gören Osmanlı askerleri, hemen çeşme başından ayrılıp, rahibelere sırtlarını döndüler. Rahibeler testilerini doldurup gidinceye kadar kimse dönüp bakmadı. Rahibeler gelip durumu anlatınca; koparılan üzümlerin yerlerine para bırakıldığını duy an Rahip, bu kadarını beklemiyordu. Bunlar ne biçim insanlardı. Malda mülkte gözleri yoktu, kadına kıza iltifat etmiyorlar, memleketlerinden günlerce uzak yerlere kadar geliyorlar, korkmadan ve endişe etmeden canlarını veriyorlardı. Hemen kâğıt kalem istedi. Osmanlı askerlerinin karşısına çıkmak için hazırlanan haçlı orduları komutanına şunları yazdı; "Ey haçlı kumandanları! Siz bu ordu ile nasıl basa çıkabilirsiniz? Bu insanlar canlarını düşünmeden Allah yolunda komutanları emrinde çekinmeden can veriyorlar. Biliyorlar ki, gidecekleri yer Cennet'tir. Kadına kıza ehemmiyet vermiyorlar, yanlarına gönderdiğim rahibelere sırtını döndüler. Mala mülke de önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini terk ederek cihada çıkıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Ey haçlı kumandanları! Siz, onlardaki bu hasletleri ortadan kaldırmadan karşılarına çıkıp savaşmaya kalkışırsanız elinize binlerce askerinizin canına mal olacak acı bir tecrübeden başka bir şey geçmez. Buna rağmen haçlı kumandanları, kahraman Türk askerlerinin kılıçlarına yem olmak için adetâ birbirleriyle yarış ettiler. Türk askerine yeni zaferler kazandırdılar. Avrupalılar, kendi kötü hasletlerini Osmanlılara aşıladıkları zaman, onları yenebileceklerini yıllar sonra anladılar ve faaliyetlerini bu yönde yoğunlaştırdılar.

 



--
Arşiv:
http://osmanlimodeli.blogspot.com

Filistinlilerden Osmanlıya 'vefa'

Ürdün'ün başkenti Amman'ın ücra mahallelerinde ya da mülteci kamplarında yaşamlarını sürdüren Filistinliler, Osmanlı Devleti'nce baba ve dedelerine verilen kimlik belgesi ve evrakları hala saklıyorlar.

Osmanlı Devleti döneminde ''seçkin ahaliler'' arasında yer alanFilistinliler bugün ya çeşitli ülkelerdeki mülteci kamplarında ya da silah sesleri ve şiddetin yıllardır eksik olmadığı Filistin topraklarında yaşamlarını sürdürüyorlar.

Birleşmiş Milletler verilerine göre, sadece Ürdün, Lübnan, Suriye ile Batı Şeria ve Gazze'deki 58 mülteci kampında 4 milyon 562 binFilistinli yaşıyor.

Herhangi bir ülkede Vatandaşlıkları olmadığı için siyasi ve medeni haklardan mahrum çeşitli ülkelerde mülteci olarak yaşayanların sayısı da on binlerle ifade ediliyor.

Sadece Ürdün'ün Jerash kentindeki mülteci kampında herhangi bir ülkenin Vatandaşı olmayan 27 binFilistinli'nin bulunduğuna dikkat çekiliyor.

Osmanlı Devleti döneminde yaşadıkları barış ve huzurun özlemini arayan Filistinliler, bugün baba ve dedelerine Osmanlı Devleti'nce verilen ve kimlik belgesi yerine geçen tezkereler ile bazı evrakları hala saklıyorlar.

Ürdün'ün başkenti Amman'da mülteci olarak hayatını sürdüren 50 yaşındaki Filistinli Abdulhalim Hammad, AA muhabirine yaptığı açıklamada, baba ve amcasının Osmanlı ordusuna yıllarca hizmet verdiğini söyledi.

Babasının Osmanlı ordusundaki anılarıyla çocukluk döneminin geçtiğini ifade eden Hammad, ''Biz Osmanlı'nın büyüklüğünü baba ve dedelerimizden öğrendik. Osmanlı bizim için çok değerlidir. Osmanlı gittikten sonra Orta Doğu çok karıştı. Osmanlı Devleti yıkıldı, bütün İslam toplumları da onunla birlikte yıkıldı. Bu nedenle çocukluğumdan itibaren Osmanlı'ya ve Türklere karşı içimizde büyük bir sevgi var'' dedi.

1981 yılında 93 yaşındayken vefat eden babasının Türkçe de bildiğine dikkati çeken Hammad, ''Babamdan kalan Osmanlı evraklarını kız kardeşim, Osmanlı Devleti'nce babama verilen tezkereyi de ben saklıyorum. Bugün Osmanlı olmasa da o evraklar bizim için çok değerli'' diye konuştu.

- ''TÜRKİYE, FİLİSTİNLİLERE SAHİP ÇIKMALI'' -

Filistinlilerin Türkiye ile tarihi ve kültürel bağlarının bulunduğuna işaret eden Hammad, şöyle devam etti:

''Bu nedenle Türkiye'nin bir parçası gibiyiz. Türk Devleti'ne çağrım Türk topraklarına giren her Filistinli'ye pozitif ayrımcılık yapılmasıdır. Çünkü Filistinli hiçbir zaman Osmanlı'ya ihanet etmemiştir her zaman Osmanlı ile birlikte hareket etmiştir. Türkiye, geçmişte Osmanlı ile irtibatını göz önünde bulundurarak bugün en azından çocuklarımıza sahip çıkmalıdır. Filistinliler arasında kökenleri Türk olanlar da var. Özellikle eğitim konusundaTürkiyeFilistinlilere sahip çıkmalı.''

Hammad, Ürdün Üniversitesine giden çocuklarının Vatandaşlıkları olmadığı için yabancı öğrenci statüsündeeğitim gördüklerini, bunun da eğitim masraflarını 3-4 kat artırdığını söyledi.

İnsan Hak ve Hürriyetleri (İHH) İnsani Yardım Vakfı aracılığıyla oğlu Abed Alfattah Hammad'ın yükseköğrenim için Türkiye gittiğini ifade eden Hammad, ''Oğlum Türkçeyi öğrendikten sonra oradaki Yabancı Öğrencisınavı'na (YÖS) girecek. Eğer kazanırsa da yüksek öğrenimine başlayacak. Oğlumun barınma ve kurs masraflarını da İHH İnsani Yardım Vakfı karşılıyor'' dedi.

- OSMANLI TEZKERESİ -

Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Enver Konukçu ise Filistinlilerin ellerinde bulunan Osmanlı tezkeresinin o dönem kimlik belgesi yerine geçtiğini söyledi.

Filistinlilerin Osmanlı döneminde seçkin ahaliler arasında yer aldığına dikkati çeken Prof. Dr. Konukçu, şunları kaydetti:

''Osmanlı zamanında sınırsız haklara sahip olan Filistinliler, kendilerini temsillen milletvekili bile seçmişlerdir. Bugün ise İsrail'in saldırgan tutumu Filistinliler ve bölge üzerinde inanılmaz sonuçlar meydana getirdi. BugünFilistinliler, dünya üzerinde en çok hakkı yenilen toplum olarak tarihteki yerini aldılar.''



--
Arşiv:
http://osmanlimodeli.blogspot.com

"Bedeli Çanakkale`de altın olarak tesviye olunacaktır."

"Bedeli Çanakkale`de altın olarak tesviye olunacaktır."

Galatasaray lisesinin geçmişinde önemli bir yer tutan tarihe altı çizili bir not bırakan Mehmet Muzaffer’in Destanı vardır Gazeteci Ziyad Ebuzziya olayı şöyle dile getiriyor:

Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer "zabit namzedi" olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz ’ı aşamayacaklarını anlamışlar , 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.

Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan ’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar hiç mesabesindeydi. Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay ’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mübayalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunları kaybedilecek vakit vardı. Her şey itimat ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mübayaasına onu memur etti. İcabeden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.

O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı,uğraştı,nihayet Karaköy’ de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti , ama yapacak başka bir şey yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı b,r kaymakam Yarbay ’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan ,Ne alınacak dedi. Oto kamyon lastiği cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı :

bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git ,insanı günaha sokma para mara yok!...

Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin ( bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay ’ın ihtiyacı vardı. Elindeki( Almanların verdiği) iki Mercedes Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemelerde mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi ,bir çaresini bulmak lazımdı...

Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.

Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:

Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek,ezandan sonra gelip malları alamam . gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...

Tüccar peki dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.

Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler Yahudi yine peki dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime ( yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci ’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.

Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.

Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “ Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır. Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:

Bedeli Çanakkale`de altın olarak tesviye olunacaktır.

Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.

Sahte paraya gelince...

Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi ’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.



--
Arşiv:
http://osmanlimodeli.blogspot.com