2 Ocak 2010 Cumartesi

Kemalizmin anti-tezi Abdülhamitçilik mi?

Peren Birsaygılı
Kemalizmin anti-tezi Abdülhamitçilik mi?

Epey uzun zamandır 2.Abdülhamit üzerine süregelen tartışmalar var.

Ve bu tartışmalardan yola çıkarak, Türkiye sağında çok güçlü bir Abdülhamit saplantısı olduğunu söylemek abartılı olmasa gerek.

Zira Cennet mekan Abdülhamit Han” figürü sağın zihin dünyasında epey yüksek bir popülariteye sahip. Başka bir deyişle, Abdülhamit Türkiye sağı için raytingi bir hayli fazla bir hükümdar ve tahtta kaldığı 33 senelik zaman dilimi (1876-1909) üzerine de bolca yazılıyor çiziliyor.

Üstelik süregelen bu tartışmaların sonucunda “Abdülhamitçilik” olarak adlandırılan, yanlışlarla dolu, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir tarih yazımı meydana geldi. Hatta bunu geçim kapısı yapan bazı insanlar ortaya çıktı. Yani iş düpedüz ticarete dökülmüş vaziyette. Ve bu Abdülhamit tüccarları tüm mesailerini, hükümdarlığı döneminde Osmanlı’nın hiç toprak kaybetmediği yönündeki gerçek dışı iddialarla desteklenerek yaratılmış olan Abdülhamit efsanesini daha da güçlendirebilmek için harcıyorlar adeta.

Kalemler bunun için oynatılıyor, yazılan çizilen her ne varsa bu sonuca bağlanıyor…

Peki neden?

Bu cansiparane gayretin temelinde ne var, hiç düşündünüz mü?

Yani neye, kime karşı yaratıldı bu Abdülhamit efsanesi?

***

2.Abdülhamit 40’lı yıllarla beraber Türkiye İslamcılığının zihin dünyasında yükselen bir kavram haline gelmeye başlıyor.

Bunun bir nedeni de, söz konusu dönemde yükselmeye başlayan Filistin sorunu ve Müslüman dünyasının uğradığı büyük manipülasyona şahitlik eden kesimlerde nükseden mazi özlemi. Günden düne sekülerleşmekte olan sosyal hayat içerisinde tutunacak bir dala, yenilmişliğin verdiği can havliyle ipine sarılınacak bir figüre duyulan ihtiyaç.

İşte bu yüzden, Necip Fazıl’ın, “Abdülhamit’i anlamak herşeyi anlamaktır” sözü çok manidar geliyor insana.

Zira bu sözler; Türkiye sağı üzerinde inkar edilemez bir tesiri olan şairin, sistem karşıtı kesimlere işaret ettiği figürünün Abdülhamit olduğunu gösteriyor bize.

Kendilerine bir kimlik edinmeye çalışan grupların, Kemalizmin anti-tezi olarak yakın tarihten çekip çıkardıkları bir model olarak çıkıyor Abdülhamit karşımıza. Ve özellikle Milli Şef dönemindeki basit bazı muhalefet hareketlerinin doğurduğu ağır sonuçları hazmedemeyen sağ düşünce açısından bir direnç mekanizması haline geliyor.

İşte bu yüzden, Necip Fazıl “Ulu Hakan İkinci Abdülhamit Han” adlı eserinde Abdülhamit’e yönelik eleştirilere cevap verirken, kendine bir türlü yer edinemediği cumhuriyet rejimiyle olan münakaşasını yansıtıyor aslında sayfalara. Ve “Başımıza kulak istiyoruz” diyerek, Büyük Doğu dergisine büyük bir kulak fotoğrafı çeken şairin İnönü’ye duyduğu öfkenin yansımalarını bu eserde kolayca görmek mümkün.

Cemaatlar, öğrenci grupları ya da edebiyat çevreleri…

Sağ muhalefet, uğradığını düşündüğü haksızlıkların hesabını Abdülhamit üzerinden görmeye çalışmak için deyim yerindeyse bütünüyle teyakkuza geçiyor artık.

***

Ancak burada gerçekten bir tuhaflık var…

Zira Abdülhamit’in 1930’lu yıllara kadar İslam aleminde istibdatçı bir hükümdar olarak bilindiği gerçeği bir anda göz ardı ediliyor.

Oysa Mehmet Akif, şöyle seslenmiyor muydu Safahat’ta;

Çoktan beridir vardı benim bir derdim

Gideyim zalimi ikaz edeyim isterdim

Kafes ardında hanımlar gibi Saikliydi Hamid

Al-i Osman’dan bu korkaklık edilmezdi ümid [s. 415]

Türkiye İslamcılığı için büyük önemi haiz olan Akif’in bu mısraları da çok manidar değil mi;

Düşürdün milletin en kahraman evladını yeise

Ne melunsun ki rahmetler okuttun ruh-u iblise [s.320]

Peki ya Abdülhamit döneminde yaşamış meşhur Şair Eşref’in bu mısraları;

Ey padisah-i alem, düsman mısın zekaya?

Erbab-i iktidarı gördün mü saldırırsın;

Asrında kaldı millet üstadsız, kitabsız,

Havf eylerim yakında Kuran‘i kaldırırsın.

121. ölüm yıldönümü vesilesiyle geçtiğimiz günlerde kabri başında anılan büyük şair Namık Kemal’in “Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr-ı hürriyet… Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten” dizelerini bilmeyen pek az insan vardır herhalde.

Peki ya Namık Kemal’in Abdülhamit’e olan muhalefetinin Batıcı değil aksine İslami gerekçelerle olduğunu bilen kaç kişi vardır acaba?

Osmanlı rejimine karşı ilk İslami muhalefet “Yeni Osmanlılar” yani Namık Kemal’ler, Ziya Paşa’lar döneminde başlar. Oysa bugün pek çok insan onları “Batıcı, modernist” kanat içerisinde sayıyor. Ne kadar garip öyle değil mi?

İslami muhalefetin bir diğer çok önemli siması ise Sait Halim Paşa’dır. “İslamlaşmak” adını verdiği kurtuluş reçetesi ile yakın tarihimizin en önemli “düşünen zihin” lerinden olan Sait Halim Paşa, İslam’ın sosyal ve siyasal karakterinin “Hürriyet, eşitlik ve dayanışma” olduğuna vurgu yapar. Mutlakiyetin İslam’ın ruhuna ters olduğunu savunur.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak son olarak Said-i Nursi’den kısa bir alıntı yapmakta fayda var.

"Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim. Hürriyet ilânıyla ve 31 Mart Vak’asındaki hizmetlerimle İttihad ve Terakki hükûmetinin nazar–ı dikkatini celb ettim… Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre "Eski Said’i gömdüm. Büsbütün âhiret ehli "Yeni Said" olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yûşâ Tepesine çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım… "Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım" düsturuyla kendi ruhî âlemime daldım" [Mevkuf Said Nursî, Şuâlar / On Dördüncü Şuâ – s.1080–1081]

Peki ya Abdülhamitçi Türkiye sağı, özellikle de elinden Risale-i Nur’u düşürmeyen Abdülhamitçi cemaat yapılanmaları, Meşrutiyet hareketi içerisinde yer aldığı dönemlerde Said-i Nursi’nin "Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf et. Ta ki, bi'atın manası gerçekleşsin. Meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, Yıldız'ı da mahbûb-ı kulûb eyle. Zebaniler gibi hafiyeler yerine rahmet melekleri olan âlimlerle doludur; Yıldız'ı Dârül-Fünûn gibi yap." şeklinde Abdülhamit’e nasihat ettiğini bilmiyorlar mı?

Biliyorlar veyahut bilmiyorlar…

Ancak nasıl oluyorsa oluyor ve Abdülhamit henüz düne kadar yoğun muhalefeti ile karşılaştığı İslamcı kesimlerin bir anda adeta Tanrılaştırdığı bir figür olarak çıkıyor karşımıza.

***

Bu da sistem tarafından zihinlerine bazı bilgiler kodlandığını, başka bir deyişle Türkiye sağının zihin dünyasına ’40 lı senelerde bir ayar verilmiş olabileceğini getiriyor akla.

Neden mi?

Çünkü “baş düşman” olarak gördükleri Cumhuriyet modernizminin karşısına Abdülhamit’i koyarken, tüm eleştirilerini de 2.Meşrutiyeti gerçekleştiren kadrolar üzerine yoğunlaştırıyorlar.

Burada büyük bir paradoks gizli.

Ve bu gerçekten de çok tuhaf, öyle değil mi?

Zira İttihatçılığı mutlak kötü ile eşdeğer hale getirmiş olan sisteme yönelik eleştirilerini, Abdülhamit’in karşısına koydukları İttihatçılar üzerinden yaparak büyük bir tarihsel hataya düşüyorlar.

Ve bugün kalkıp, 1920’de tasfiye edilmiş olan Karakol cemiyeti, 1921’de tasfiye edilmiş olan Enver Paşa taraftarları ve son olarak 1923’te tasfiye edilmiş olan diğer İttihatçı liderler üzerinden cumhuriyet eleştirisi yaparken nasıl bir sarmal içine düştüklerini göremiyorlar.

Yani at izini it izine karıştırdıklarının farkında değiller.

Ve bu paradoks ya da zihin bulanıklığı, Türkiye sağının kendisine biçilen rolü eşsiz biçimde yerine getirmiş olduğunu düşündürüyor zaman zaman.

perenbirsaygili@gmail.com



--
Arşiv:
http://osmanlimodeli.blogspot.com

19 Aralık 2009 Cumartesi

Türkler Totemci Değildir.

Bazı Tarih bilmezler Türklerin Totemist  ve putperest olduklarını, kurt’a taptıklarını söylerler.

Bazı Tarih bilmezler Türklerin Totemist  ve putperest olduklarını, kurt’a taptıklarını söylerler.Buna da delil olarak Türklerin kurt’tan türediklerini iddia etmeleri gösterilir.Bu yanlış ve menfi bir düşüncedir.Türkler tarihin hiçbir döneminde kurt’a veya herhangi bir put’a tapmamışlardır.

Türklerin Kurt’a özel bir önem verdikleri ise bir gerçektir.Bu durum Kurt’un diğer hayvanlar içerisinde çok özel ve asil özellikler taşımasından ileri gelen bir sempatinin sonucudur.Kurt vahşi bir hayvandır.Son derece yırtıcı,zeki,hareketli ve acımasızdır.

Hepsinden önemlisi gerçek  kurt evcilleşmez.Özgürlüğüne çok düşkündür.Bu özellikler Türklerin özelliklerine benzemektedir.Bozkır Türk’ü her ne kadar hayvanlarına saldırmak suretiyle kendisine zarar versede kurt’un bu özelliklerine hayran kalmış ve onun özgür doğasıyla kendini birleştirmiş onu bayraklarında ,tuğlarında,koyduğu isimlerle ,destan ve efsanelerinde yüceltmiştir.Türk kurt ta kendi karakterini görmüştür.

Devletlerin ve milletlerin tarihte kendilerini çeşitli hayvanlarla sembolize ettikleri görülmemiş şey değildir.Bizans Kartal ,yine Selçuklular kartal,Çin ise ejderha ile kendini ifade etmiştir.(Tavus kuşu?)

Bu açıklamalarımızdan sonra şimdi Türklerin Totemci olmadığı yönündeki karşılaştırmaları inceleyebiliriz.

Bir defa totem inancı bir hayvanı ata tanımaktan çok daha karmaşık bir inanç sistemidir.Totemist toplumlar ‘’anaerkil’’ yapıdadırlar.Türklerde ise ‘’babaerkil’’(pederi-pederşahi) aile tipi görülür.Totemci toplumlar ortak mülkiyetçidirler.Türklerde ise özel mülkiyet anlayışı geçerlidir.Totemci toplumlar avcılık ve toplayıcılık safhasında iken Türkler tarım ve hayvancılıkla geçiniyorlardı.Totem toplumlarında her klan ayrı bir ta belirlerken Türk toplumları çok uzak ve farklı alanlarda yaşamalarına rağmen sadece kurt kutlu sayılırdı.Totemcilikte sadece hayvan totemi görülmez.Taş,ağaç,yağmur,yıldırım vb şeylerde totem olabilir.Türklerde bunlarda görülmez.Klanların fertleri totemlerinin adı ile anılırken ,Türklerde her boyun ayrı ve kendine özgü bir adı vardır.Totemcilikte her dokunduğunu kutsallaştıran bir mana telakkisi bulunurken Türklerde buda görülmez.Totemcilikte ruhun ölümsüzlüğü yoktur.Fakat Türklerde kainat ruhlar diyarı olarak kabul edilir.

Yine kartal simgeside Türkler tarafından yırtıcılığı ve avcılığı nedeniyle önemli bir yer teşkil eder.Ancak onunda durumu kurt gibidir.

Görüldüğü üzere Türklerde kurt düşüncesi totem inancına uygun düşmemektedir.

 

Derleyen:Tarkan SUÇIKAR

Kaynak :Türk Milli Kültürü-İbrahim Kafesoğlu



--
Arşiv:
http://osmanlimodeli.blogspot.com

Osmanlı'nın yıkılışı en çok Araplara zarar verdi

‘Osmanlı’nın yıkılışı en çok Araplara zarar verdi’

Londra’da yayımlanan El Arap gazetesi’nde Sair Duri imzasıyla çıkan bir makalede, Arapların Osmanlı’nın yıkılmasından en fazla zarar görenler olduğu ve Arap siyasilerin Batıyla işbirliği yaparak bu süreci kolaylaştırdığı yazıldı.

Dr. Sair Duri *

NTV-MSNBC

 

LONDRA - Erdoğan’ın Davos’ta yaptığını izler izlemez yanımdaki arkadaşa, ‘yeni liberal Arap aydınların düşman listesine biri daha eklendi’ demiştim. Zira Ahmedinejad, Hizbullah, Hamas, Irak direnişi ve Chavez’i kapsayan listeye Erdoğan da katıldı. Yeni liberaller bu düşüncemi boşa çıkarmadılar ve Erdoğan’ın, Cumhurbaşkanı Peres’e yönelik öfkesinin fırsatçı etkenlerini aramaya başladılar. Bazıları Erdoğan’ın seçim hedeflerinden dem vurdu. Bir kısmı dar parti çıkarları ve çekişmelerine işaret etti. Üçüncü bir kesim kendi çıkarları doğrultusunda, Türkiye’nin bölgenin jandarması rolünü oynamasını amaçlayan Amerikan komplosundan bahsetti. Bu kimselerle ilgilenmiyorum. Zira onlar Allah’ın kalplerini mühürlediği kör ve sağır kimselerdir. Sadece şu veya bu gazetenin ödediği küçük maddi çıkarlarından başka bir şeyden anlamazlar. Beni üzen Amerikan projesinde yer almayan onurlu insanların, bu iddiaların bir kısmını tekrarlaması.

Yıllar önce bir grup yaramaz çocuğun etrafında toplandığı ve yaraladıkları bir kediyi fark etmiştim. Darbelerin nerden geldiğini bilmez bir vaziyette, direnme gücü göstermeyip kaderine teslim olmuştu. Çocukları uzaklaştırdım ve yaralarını tedavi etmek amacıyla sokaktan eve getirmek için yaklaştım. Yalnız az önce bütün darbelere teslim olan kedi, kendisine yardım için uzanan eli tırmalayarak korkusunu ifade ediyordu. Birkaç kez tekrarladım ancak aynı saldırganlıkla hareket ediyordu. Çocukların eliyle acıyı tatması sonrası kendisine yardım için uzanan bir dost elini ayırmasının zorluğunu düşündüm ve kendi haline bırakarak yoluma devam ettim.

Doğal olarak ne Araplar bu kedidir ve ne de Türkler destek olmak için uzanan el. Uluslararası ilişkilerin bu örnekle basitleştirilmesi mümkün değil. Fakat bir vizyona sahip olmayan, nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyen insan, bu kedi gibi hareket eder. Çünkü dostu düşmandan ayıramayan insan, korkulu ve gergin haldedir. Kendisine uzanan her eli, düşman eli sanır.

İTTİHAT VE TERAKKİ BATI İCADI
Bu yüzden içimizden bazıları, Batı’nın Osmanlı devletini parçalamasının bir asır kadar ardından uzanan Türk elini, bu devletin mezalimliklerini hatırlatmak için feryatla karşıladı ve tarihi dönemleri birbirine karıştırdı. Zira Cemal Paşa, Osmanlı devleti tarihinin temsilcisi haline geldi. Oysa tarihi az biraz bilen sıradan biri, Cemal Paşanın mensubu olduğu ve 1909 yılında iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyetinin Osmanlı devletine karşı Batı’nın bir icadı olduğunun farkındadır.

Bazıları sorumluluğu Osmanlı devletine yüklemek için 1.Dünya savaşında yaşanan açlığı gündeme getirdi. Oysa bütün dünya çetin bir savaşa girmişti. Sonra bölge ve dünya tarihinde önemli rol oynamış bir ülkenin konumunu böylesine bir basitlikle tartışmak mümkün mü? Araplar ile Türkler arasındaki ilişki, sömüren ve sömürülen ilişkisine kadar indirilebilir mi? Oysa Erdoğan, Osmanlı torunu olduğunu ifade etme cesaretinde bulunan ilk Türk başbakanıdır. Kendisinden öncekiler Osmanlı devletinden uzak durdular. Doksanlı yıllarda bir Türk bakanın şu açıklamasını not etmiştim: ’ Bizler Osmanlı devletinin varisleri değiliz. Osmanlı devletinden ayrılıp bağımsız olan son devletiz.’ Tıpkı Yeltsin’in Sovyetler Birliğinden kendini uzak tutması ve Rusya’nın Sovyetler Birliğindeki ayrılıp bağımsız olan son devlet olduğunu açıklaması gibi…

ARAP VE TÜRKLER SİYAM İKİZİ GİBİ
Araplar ve Türkler siyam ikizleri gibidir. Ortak tarihleri bin yıla uzanır. Aralarındaki ilişki ise Ukrayna ile Rusya arasındaki ilişkiden daha derindir. Fakat Batı, 1. Dünya Savaşı sonunda her ikisini ayırmak için amansız bir operasyonda bulundu ve bu operasyon iki milleti, minimum düzeyde yaşam sürdürmek için Batı’nın gıda ve oksijen tüplerine ihtiyaç duyan kötürüm iki millete çevirdi.

OSMANLI OLARAK MODERNLEŞSEK, DAHA İYİ OLMAZ MIYDI?
1917 yılında, Araplar ile Türkler arasındaki kopukluğu haklı çıkaracak ikna edici tek iç sebep Batı’nın, büyük parçaları yutulması kolay küçük parçalara bölme eğilimidir. Yolsuzluk ve yöneticilerin zulmüne dair bütün söylenenleri kabul etsek dahi, iktidar sorununu bir iç sorun ve çözümünü de Osmanlı içinde görme imkanımız yok muydu? Bu devletin geri kalmışlığıyla ilgili konuşmalara gelince; parçalanmak modernleşmenin şartı mı? İlişki kurulması imkansız kırılgan küçük birimlere bölünmek yerine büyük nüfusla birlikte geniş Osmanlı atmosferi içinde modernleşme kavgasına girmek daha güzel olmaz mıydı? Osmanlı devletinde kötü yönetimden yolsuzluğa ve iktidarı kötüye kullanmaya kadar bahsi geçen bütün sorunların, bağımsız ve kendi kaynaklarına iyi şekilde egemen olan büyük bir devlet içinde düzeltilmesi mümkün.

FRANSA-ALMANYA İLİŞKİSİ ÖRNEK OLMALI
Her halükarda Batı’nın gözetiminde 1917 yılında olanlar oldu. Ancak Türkler, devletin merkezi ve kurumları ellerinde olduğu için kendi işlerini idare edebildiler. Tarihi şartlar sebebiyle Batı, modern Türk devletinin Sovyetler Birliği’nin önünde set olması için yeniden rehabilite edilimesini kabul etti, ancak buna karşın kendi Arap-İslam coğrafyasından tamamen izole etti. Hal böyleyken Arapların akıbeti Türklerin akıbetiyle ölçülemeyecek derecede daha kötüydü. Zira Batı, Araplara vaat ettiği ulus devletin üçte birini dahi vermedi. Onları parçaladı ve Siyonist oluşumu kalplerine ekti.

Araplar Osmanlı devletinin yıkılmasından en fazla zarar görenlerdir ve Arap siyasileri Batıyla işbirliği yaparak bu devletin yıkılması için en fazla çaba sarf edenlerdir. Üstat Muin Beşur 1. Dünya Savaşı sonrası Arapların durumunu, hareket halindeki Türk lokomotifinden kopan tren vagonlarına benzetiyor. Vagonlar raylara atılmış vaziyette kalırken, lokomotif yoluna devam etti.

Tarih geri gelmez ve geri getirmek girişimi boşunadır. Fakat buna karşın bozulmalar düzeltilebilir, dayatılan zorlamalara karşı çıkılabilir. Araplar ile Türkler arasında 1917’den bu yana yaşananlar, dayatılan zorlama bir süreç olup Arap ve Türk milletlerinin çıkarlarıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Bu süreç komşular arasında yoğun ilişkiyi öngören hayatın mantığına aykırıdır.

1997 yılında bir gazeteci, Necmettin Erbakan’a Suriye ile Irak’la hayal ettiği ilişkinin şeklini sormuş ve Erbakan, ‘Fransızlar ile Almanlar arasında şimdiki ilişki gibi bir ilişki’ şeklinde yanıt vermişti. Almanya ile Fransa yaş ve kuruyu yakan bitirici savaşlara girdiler, ancak bugün aralarında AB sancağı altında birlik düzenine varan bir eşgüdümlü ilişki söz konusu. Ortada bireylerin, kültürün, malların ve sermayenin dolaşımına açık sınırlar var. İşte istediğimiz bu. Peki, bu birliktelik onlara reva da neden bize haram? Siyaseti bir yana bırakın ve Erdoğan’ın davranışını istediğiniz gibi açıklayın. Ancak Erdoğan’ın izole edilmesi çağrısı yapanlara bir sorumuz var: Acaba Anadolu’daki ihtiyar bir kadının kalbinin Kudüs için atmasını engelleme imkânının var mı? Şayet bunu yapabilirseniz, bizler izolasyon yolunda arkanızdan gitmeye hazırız.”

 



--
Arşiv:
http://osmanlimodeli.blogspot.com